|  Kekliğin Bakışı
Subay evlerinde oturuyorduk. Rasathane semtindeki evimize yakın korulukta, ava meraklı olduğumdan arkadaşlarla bazan avlanıyorduk. Evdekiler de tavşan, ördek, keklik etlerini lezzetli buluyor, afiyetle pişirip yiyorlardı. Bir arkadaşım ve onbeş yaşlarında ikiz oğullarımla hazırlık yaparak ava gittik; çocuklar çok seviniyorlardı, hem açık havada spor yapmış oluyoruz diye ısrar etmişlerdi, epey dolaştık ve ancak bir yaban ördeği vurabildim, dönmeye karar vermiştik ki bir kanat sesi duyarak başımı kaldırdığımda irice bir kekliği görmemle son kurşunumu sıkmam bir oldu, vurulmuştu hayvan ve ayaklarımın dibine düştü; silah sesiyle ürken dört yavru yukaridaki agactan cik... cik... diye canhıraş bağırıyorlardı. Hayvan daha ölmemişti, elimi uzattığımda öyle bir bakışla karşılaştım ki; sitem doluydu, ürpermiştim, sanki “Yavrularımı öksüz bıraktın, ben sana ne yaptım ki.” der gibiydi...
Biraz sonra gözlerini kapattı, ölmüştü. Hepimiz çok üzülmüştük, imkanım olsa onu canlandırıp, agaca tırmanarak yuvasına bırakırdım!... Çocuklar “yavrular da açlıktan ölürler” dedikçe cevap bulamıyordum; bereket arkadaşım “anneyi ağacın tabanına gömersek, yavruları kokusunu alıp oraya uçarak, uçmayı öğrenmeleri de onları açlıktan kurtarır.” diyerek hayvanı gömdü, torbamızdaki ekmeği de ufalayarak oraya serptiler.
Süklüm püklüm eve döndük, ördeği de arkadaşıma verdim. Bu son avım oldu, bir daha elime tüfek almak şöyle dursun av kelimesini bile ağzıma almadım! Kekliğin bakışı aklıma geldikçe hala içim sızlar...
Münevver Esen / Istanbul
|