|  Farklı bir cumhurbaşkanı...... Christian Wulff
Sevgili okurlarım,
Almanya tarihine en genç cumhurbaşkanı olarak geçecek 51 yaşındaki üç çocuk sahibi Hristiyan Demokrat Partisinden Christian Wulff, düne kadar başbakanlık yaptığı eyalette geçen Mayıs ayında Almanya çapında yankı bulan bir karara imza atmış ve ilk kez Müslüman bir göçmeni, Türk kökenli siyasetçi Aygül Özkan’ı Aile, Kadın, Sağlık ve Uyum Bakanı olarak kabinesine atamıştı. Partisinin muhafazakar çizgisinin dışında hareket eden ve uluslararası arenada da yer almaktan hoşlanan Wulff, Eyalet Başbakanı olarak Türkiye’nin yanısıra, geçen sonbaharda da ABD’yi ziyaret etmiş ve Başkan Obama tarafından kabul edilmişti. Wulff, geçen günlerde yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak yaklaştığını ve bunu bir bir risk değil, tersine fırsat olarak gördüğünü ifade etti. Son Cumhurbaşkanı Horst Köhler’in, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavır alması ve altı yıllık görev süresi boyunca Türkiye’yi ziyaret etmemesi Almanya’daki Türk toplumunda hayal kırıklığı yaratmıştı.
Almanya’nın yeni genç cumhubaşkanını kutluyor ve sözlerinin “sözde” kalmamasını temenni ediyoruz.
Esin Tekige
*********** Sayı 81***********
Almanya tarihinde ilk defa Türk asıllı, müslüman ve de CDU´ lu bir bayan bakan: Aygül Özkan
sevgili okurlarım,
Almanya´ da Aşağı Saksonya eyaletinin Sosyal İşler ve Uyumdan sorumlu bakanı bir bayan. Eh normal bir şey günümüzde. . Ne var bunda ? Almanya`nın Başbakanı da bir bayan.
Ama bu bakan Türk asıllı. Olabilir. 40 yıldır Türkler burada. Çok iyi bir tahsil yapılıp, çok iyi almanca konuşulup buna zeka, ve politika için gerekli donanım ve yetenekler de ilave edilirse, biraz da şans yaver giderse zirveye bile çıkılabilir. Ama bu Türk asıllı bayan bakan müslüman.? Olabilir... İyi ama CDU gibi Hristiyan Demokrat partisinin bakanı bir müslüman türk asıllı bayan. Görülmüş şey mi bu ?
Olmaz olmaz deme...
Sevgili okurlarım Aygül Özkan`ın çok muhafazakar hristiyan partinin bakanı olarak göreve getirilmesi hepimizin gurur duyması gereken tarihi bir olay bence.
Bu durumu hazmedemeyen bir çok fanatik alman devamlı muhalefet yapacaktır. Hatta bir çok Türk te. Vay yabancıları sevmeyen, istemeyen bir partiye nasıl girer bu bayan diyorlardır, diyeceklerdir de. Aygül Özkan daha yeminini etmeden partisinin şimseklerini üzerine çekti bile. Nötral olması gereken okullarda haçların kaldırılmasını talep etti. Partisini ve bir çok almanı kızdırdı. Buna İsa` ya yaranamadı denir, ama aynı zamanda da derslerde başörtü takılmasının yasaklanmasını istedi. Bu talebine de fundamentalist müslümanlar kızdı. Buna da Musa`ya yaranamadı denir. 27 nisanda eyalet parlamentosunda başbakan Wulff`tan bakanlık mazbatasını alan ve yemininde ´´Allah bana yardım ettikçe`` cümlesini de kullanan Aygül Özkan hakkında ertesi günkü Alman basınında ´´Hangi Allah\'ı kastetti?`` gibi yorumlar çıktı. Türk asıllı müslüman bakanımızın cevabı muhteşemdi: ´´Allah tektir, hristiyanların da müslümanların da Allah`ı aynı Allah\'tır.``
Ama şu da bir gerçek ki; Aşağı Saksonya eyaletinin çiçeği burnunda genç, dinamik bakanı partisi içinde de epey mücadele edeceğe benzer. Ya da partisinin istekleri doğrultusunda karar verecek.
Teşbihte hata olmaz. Ya bu deveyi güdecek, ya bu diyardan gidecek. Ama kariyerinde o denli başarılı olmuş ki en koyu hristiyanların partisi CDU `ya parmak ısırtmış kızımız. Aygül`ün Türklüğü, müslümanlığı, göçmenliği bir kenara konmuş, politik yeteneği, başarısı mercek altına alınmış ve bakan olması arzu edilmiş. Bu konuda en büyük desteği de şansölye Merkel vermiş. Bu kadar engelli bir maratonu kazanan Aygül`ümüzle iftihar ediyorum. İmkansızı başardı. Azmin elinden hiç birşey kurtulmaz.
Aygül Özkan`ın eğitim ve kariyer grafiğine bir baktığımızda yine gururlanacağımız bir tablo ortaya çıkıyor. Gymnasium`u bitirmiş, Hamburg Üniversitesinde hukuk tahsili (uzmanlık alanı ´´Avrupa ve Ekonomik haklar ``) yapmış. CDU`da siyasete atılma ve her hamlesi başarı getirmiş Aygül Özkan`a. Hamburg Eyalet Parlamentosu vekili iken Aşağı Saksonya Eyaleti’nin Sosyal İşler Kadın Aile ve Sağlık Bakanı olarak göreve getirilen bir çocuk annesi, bir Türk doktoruyla evli. Aygül Özkan`ı ´´Tanrı korusun``.
Esin Tekige
*********** Sayı 80***********
Ankara notları...
Sevgili okurlarım,
7 ay aradan sonra yine Ankara’dayım. İstanbul mu yoksa Ankara mı deseler, ben çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim Ankara’yı tercih ederim. Çünkü İstanbul o baş döndüren cazibesiyle büyüleyen, kafasında binbir şeytaniyet dolaşan meş’um bir kadın gibi. Nerede başına ne geleceğini bilemiyorsun. İstanbul’dan. Ankara daha masum. Ankara’yı tanımaya 1 hafta yetiyor. Ya İstanbul’u? Aylar yetmez.
Dönelim Ankara’ya. 3 gündür annemin evinde bilgisayarımın başındayım. Annemin kedisi yine ürkek bana karşı. Kapıcımız, sucumuz aynı. Kağıt çıkışı almam gerekiyordu. Internet Cafeye niyetlendim. Yalnız sokağımızın başındaki Internet Cafe kapanmış. Daha ilerisindeki Cafe’nin sahibi de “ben anlamam abla. Oğlum öğleden sonra geliyor” deyince Kızılay’daki 3. Cafede işlerimi halledebildim. Çok kibardılar. Hamfendi bir şey içmek istemez misiniz? diye hemen sordular. Bizim Almanya’da duydunuz mu hiç Internet Cafe’de böyle bir şey sorulsun ? Bu arada yüksek kaldırımda giderken enteresan bir durum gördüm Dükkanının önündeki ağacın dallarına çantacı çeşitli çantalar asmış. Sanki noel ağacı gibi. Hemen resmini çektim tabii. Bir düşünün Almanya’da sokakların iki yanındaki ağaçların dallarına dükkan sahipleri bir şey asabilir mi? Hemen polis gelir ve uyarı yapar. Düzen ve estetik bozuluyor diye. Hatta geçenlerde komşular kızımı uyarmışlar bahçesindeki otların boyu uzamış diye. Almanların meşhur düzenlilik prensipleri. . Hatta monotonluğu. Bir Akdeniz insanının esnekliği ya da kıvraklığı onlarda yok. Ama 40 yıldan beri kanları daha da bir karıştı. Türklerle, İtalyanlarla evlilikler sonucu huyları da değişti biraz. Damak tadları acıya ekşiye tuzluya daha bir yatkın oldu. Ama rüşvet, pazarlık etmek gibi kötü huylar da edindiler Almanlar “bizim bazı Almancılardan” Ankara bugün günlük güneşlik. Annemden aldığım son haberlere göre Sakarya meydanında çadır kurup 78 gündür haklarını almak için açlık grevi yapan Tekel işçileri bugün Danıştay’dan çıkan bir haberden sonra çok sevindiler, çadırlarını topladılar. Sokak “direniş’ adını aldı. Benim Çerkez annem işleri yaşına bakmadan kurmaylarını (komşularını) toplayıp bir hafta evvel çadırlara süt ve çikolata dağıtmış. Akşam eski grafikçilerimden A.. geldi. Çok mutluydu. Meğer nişanlanmış. Evlilik ne zaman diye sordum. şöyle bir buruldu. “abla, 2 aylık aylığımı alamadım. Bana grafik işlerini veren patronum da müşterilerinden para alamadığı için aylığımızı ödeyemiyor. Sonra nişanlım da işsiz kaldı. işe sokmak için torpil arıyoruz. Bu şartlarda gel de evlen” dedi. Televizyona bakıyorum ve hemen kapatıyorum. Hep gri haberler. Anneme şu perdeleri değiştirelim. Yine aynı perdeciye gidelim dedim. Annem o perde mağazası da kapandı dedi. Ekonomik kriz, siyasi kriz, gerginlik, politik tartışmalar, tutuklamalar derken kriz geçirmek işten bile değil. ..
Ankara notlarımı burada kesiyorum çünkü dergim yarın baskıya girecek. (İnşaallah) Gerisi www.ari-magazin.de sitemde.
Bu defa da dergimi beğeneceğiniz ümidiyle…
Esin Tekige
*********** Sayı 79***********
Sadece bir tek dünyamız var !
Sabah gözümü açıp, penceremden dışarıya baktığımda, üzerinde vakitsiz tomurcuklar oluşmuş ağaç dalları ve gözümü kamaştıran pırıl pırıl bir güneş beni selamlıyor. Günlerdir hatta haftalardır böyle. Kar yağıyor ama akabinde eriyor. Aslında sevinmem gerekir aralık ayında böyle güneşli ve ılıman havalara. Sevinemiyorum, endişeleniyorum.
Çünkü yıllardır devam eden mevsimlerdeki bu karakter bozukluğu hayra alamet değil. Zaten küresel ısınma, iklim değişikliği konusunda konferanslar birbirini kovalıyor. En son zirve toplantısı Kopenhag\'daydı. Sonucu fiyaskoydu. Emperyalist ülkeler çıkarlarını kaybetmemek için bir karara varamadılar.. Medya bu terimler üzerine yoğunlaşıyor. Suç yine insanlara yükleniyor. Üzerinde yaşadığımız gezegeni zedeleyen, tüketen gerçekten biz miyiz? Örneğin milyonlarca yıl önce de bir iklim değişikliği (periyodik olarak önce buz devri daha sonra sıcak hava devri) yaşamıştı gezegenimiz. Şimdi de aynı şey olamaz mı? Son buz devrinden sonra yavaş yavaş iklimde ısınıyor ve gezegenimiz de sıcak devir yaşanması mantiki. Ozon tabakasının delinmesi, CO2´in atmosferde yoğunlaşması tabiiki büyük rol oynuyor. Ama kendimizi kandırmayalım. Bu küresel ısınmanın suçlusu biziz. Yani aktivasyonlarımız. Endüstrileşme! İnsanlığın ilerlemesi uğruna masum bir niyetle başlayan endüstrileşme büyük bir hızla gelişerek insanın hırslarının bir göstergesi haline geldi... Televizyonu izlememiz yeter dünyanın halini görmek ve geleceğini takip etmek için. iklim değişiyor, dünya ısınıyor. Bilim adamları kuraklık, seller ve olağanüstü hava koşulları konusunda sürekli olarak uyarılarda bulunuyor. Atmosferin konsantrasyonu her geçen gün artıyor. Örneğin atmosferdeki karbondioksit konstanstrasyonu 180´lü yıllardan beri yüzden 30´dan daha yüksek bir seviyede.. Hepimiz küresel ısınma hakkında konferans çekecek kadar bilgiliyiz medya sayesinde. Çocuklarımızın bizi suçlayacağı ve” bize nasıl bir dünya bırakacaksınız bu gidişle? diye hesap soracağı günler uzakta değil. İş işten geçmeden bireysel tedbirler almalıyız. Ülkelerin, liderlerin doğru karar vermesi için son şans 2010 yılı diye düşünüyorum, Yeni yılda hepimizin iyi niyetli ümitlerinin yeşermesi dileğiyle....
Esin Tekige
*********** Sayı 78***********
Biz bize...
Dergim ARI 78. sayısı ile birlikte siz sevgili okurlarıma merhaba diyor. Bu sayıda kapaktaki degişikliği farketmemenize imkan yok. Bu kapağın matbaa dilinde adı “kulaklı kapak” mış. Dergi bu sayıda tam 86 sayfa bu kulaklı kapakla. Yani 2 dergi kalınlığında. ARI isminin presse branşında patentini aldığımı da bu arada belirteyim. Uluslararası lisansa sahip olduğunu da kapaktaki “barkod” çizgilerinden görebilirsiniz. 14 yıldan beri hep mükemmeli yakalamak için çırpındım, koştum. Her sayıda “bu derginiz öncekinden daha güzel olmuş” sözlerini duydum ve ARI dediğim bu tutkum hiç azalmadı, hep arttı. Sanki bir evlat....
Dergimin size ulaşmasına kadar geçen zaman içerisinde kendimi çok engelli bir koşuda gibi hissediyorum. Bir çok güçlüklerle ve kaprislerle karşılaşmaktayım. Tek kişilik bir kadroyum. Bu derginin sevgi ve fedakarlığın ürünü olduğunu vurgulamak istiyorum.
Gelelim şu halâ gündemde kalan Almanya Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyesi Thilo Sarrazin`in sözlerine...
Sarrazin, Berlin`de yaşayan Türklere ve Araplara hakaret ederek, “Yanlış politikalardan dolayı sayıları artan bu kentteki Türk ve Arapların büyük çoğunluğunun manavlıktan başka üretim işlevi yok” diyor bir mecmuada çıkan röportajında özetle:..
Yüksek eğitimlilerin dışında Almanya`ya yabancıların gelmesine ve göçmenlere sosyal yardım verilmesine karşı çıkan
Sarrazin: “Devletten geçinen, bu devlete karşı çıkan, çocuklarının meslekleri için yeterince ilgilenmeyen ve sürekli başörtülü yeni küçük kızlar üretenleri kabul etmek zorunda değilim” diyor ve doğumların yüzde 40`ının sosyal düzeyi düşük olanlarda olduğunu ve bunların “okulları ve sınıfları doldurduklarını”, bu çocukların birçoğunun bir velisi bulunduğunu, aile politikasının değişmesi, sosyal düzeyi düşük olanlara para yardımının yapılmaması gerektiğini vurguluyor. Sonunda da: “Buraya bir katkısı olan ve bir yere ulaşmak isteyen herkes hoş gelmiştir. Diğerleri başka yere gitsin” diyor bu zevat,
Sevgili okurlarım, bu konuda bir çok yorum aldım vatandaşlarımızdan. (Emaille, telefonla, yüzyüze). İnanır mısınız bizim vatandaşların çoğunluğu bu Sarrazin beyin söylediklerine hak veriyor. Pozitif ve negatif yorumları bir dahaki sayımda yayınlayacağım. www.ari-magazin.de sitemden de izleyebilirsiniz.
Ama bir gerçeği unutmayalım: Sarrazin ve onun gibilerinin kamuoyuna yaptığı bu tür açıklamalar Türkleri ve yabancıları hedef alan fikir kundakçılığıdır. Nazilik kavramını beslemektedir. Ve sonuçta da SPD bu adam yüzünden yine büyük oranda oy kaybına uğrayacaktır.
Mesleğimin beni kızdıran tarafları
sevgili okurlarım, çok kötü bir huyum var. İlle de bir resim altı yazarken isim ve soyadının olmasını isterim. İstanbul´da da Ankara´da da olsam dünyanın telefon parasına girer ve isim sorarım, sordururum Bunu herkes bilir. Ve de takdir eder işime verdiğim ehemmiyeti. Kişilere ve habere duyduğum saygıdan ileri gelir bu. Bu haberi yazarken bir şahsiyetin soyadını unutmuşum. Hemen firmasının web sayfasına girdim. Kontakt bölümünden telefonla aradım. Bir bayan çıktı telefona. Açmaz olaydım, sormaz olaydım Bu beyin soyadını söylermisiniz dedim. Hemen siz kimsiniz? Ben de ARI dergisi deyince “o benim kocam olur. soyadını bilmiyor musunuz? Resmin altına benim adımı yazın, önce benden özür dileyin” gibi arka arkaya bunları söyledi ve telefonu yüzüme kapattı.. Ben de bu bayanın, çok beyefendi kocasının soyadını yine spor camiasından çok saygın bir beyefendiden öğrendim. Beni üzen ve kızdıran nokta bu kadar meşguliyetim arasında bu “tür” insanlarla da muhatap olmam. Ne dersiniz? Haksız mıyım?
Bir dahaki sayımda buluşmak üzere....
*********** Sayı 77***********
Kadın gibi değil \"adam\" gibi söyledim söyleyeceğimi.....
Ben insanları değeri yüksek insanlar ve değeri düşük insanlar diye ayırıyorum. Değeri yüksek insanlar, çalışırlar, üretirler, kendilerine, çevrelerine, ülkelerine ve tüm insanlığa faydalı olmaya çalışırlar. Bilgiye, etik değerlere, prestije, şeref ve haysiyete, kaliteye ve adalete çok önem verirler hep mükemmeli ararlar, esprileriyle neşe saçarlar, dost canlısıdırlar. Ve de değeri yüksek insanlar birisini karalayan insanı ya sustururlar ya da yanından giderler... Değeri düşük insanlar ise kem gözlü, kem sözlü insanlardır... Tembeldirler, \"avantadan geçinmekle kalmazlar, hasetlik gibi adi bir hastalık içinde kıvranıp dururlar.
İşte yaşadığımız dünya hali.....
Çalışan ve üreten insanların önüne setler nasıl çekilir, görürüz ve biliriz. Hele bu bir kadın olursa. Nasıl da bizi karalama tekniğiyle engellemeye çalışırlar. Örneğin; bir yemek daveti sonrası, senin arkandan, senin hakkında, karşısında duran iki kişiye iffetini, namusunu karalarken ve bunu çirkin bir el hareketiyle tamamlarken suç üstü yakaladığın kişiye nasıl reaksiyon gösterirsin? Bir şey söyleyeceksen, muhatabının “anlayacağı dilden” söyleyeceksin!.
\"Hangi dilden ya da hangi makamdan söyleyelim ki anlasın. Hukuksal yola başvursan şahit bulamazsın, aylar sürer yazışmalar. Sinirlerinin bozulduğuyla kalırsın ve değerli zamanını harcarsın bu işe. En iyisi anında tepki göstermek. Burada bu yaratığa hanım hanımcık bir yumuşakbaşlılıkla davranmak etki yapmaz. Ona \"uşşak\" makamından gideceksin. Erkekçe ve de \"adam\" gibi söyleyeceksin hakettigi sözleri yüzüne....Herkes bunu yapamaz ! Osmanlı kadınının üslubu ve Cumhuriyet kadınının medeni cesareti gerekir... Allah\'a şükür alnımız ak yüzümüz pak. Bu toplum sicilimizin ne kadar temiz olduğunu biliyor da bu \"kötü\" lere prim vermiyor.
Güya yaklaşan ramazan ayının güzelliklerinden, Almanyada 27 eylülde yapılacak genel seçimlerden bahsedecektim. Almanya\'da 2,7 milyon Türk asıllı insanımız var. Bunun 700.000’i oy kullanabiliyor. Her vatandaş amaan sen de demeyip oy hakkını doğru partiye kullansa, çifte vatandaşlık gibi bazı haklar elde edilebilir....mi? Tüm islam dünyasına hayırlı ramazanlar....
*********** Sayı 76***********
Hayatımızda herşey programlanmıştır ve hiçbirşey rastlantı değildir!
Karşılaştığımız olaylar yada insanlar “program”ın akışına göre zamanı gelince ortaya çıkar ya da bizden uzaklaşır, ortadan kaybolurlar. Güzel insanların yanısıra karşımıza bizi sevmeyen, hasetleyen, uydurma senaryolarla karalayan, sinir olduğumuz ve bizi sıkıntıya sokan, kendisini olduğundan fazla gösteren palavracı insancıklar da çıkar. Onlar aslında öğrenmemiz gereken dersleri içeren araçlar. Sınıfı geçmeliyiz. Çünkü arkadan bir sonraki imtihanlarımız geliyor. Bu imtihanlar olgunlaşmamız, büyümemiz ve doğa ile uyum içinde yaşayabilmemiz için gerekli. Peki olgunluk imtihanlarına nasıl hazırlanacağız? Bu “tip” insanları ve olayları değiştirmek zor. Hatta imkansız. Bunun için boşuna enerji tüketmek yerine bakış açımızı değiştirmeye çalışıp, ne kadar kötülük yapsalar da tüm insanların özünde iyi olduğuna kendimizi inandırmak ve onlara sevgiyle yaklaşmak....
Bunları yazmayı biliyorum da, ah! bir de praktize edebilsem!
*********** Sayı 75***********
Maalesef, hiç zamanım yok!
“Nasıl da unuttum seni aramayı. Hep aklımdasın, ama günlerdir bilgisayar başındayım, işlerden başımı kaldıramıyorum. Bu işi muhakkak yetiştirmem gerek..”
Bu cümleleri benim gibi bir çoğumuz kullanıyoruz. Çok saçma olduğunu biliyor muyuz bu mazeretin? İnandırıcı oluyor muyuz bu sözlerle? Çünkü ben de dahil hiçbir kimse 24 saat kesintisiz çalışarak geçiremez.. Yemek yemek ya da bir şeyler atıştırmak, uyumak ve de tuvalete gitme gibi doğal ihtiyaçlar için zaman ayırmak zorunda. Ve de sevdiği ya kendisini düşünen ya da kendisinden bir haber bekleyen insanlara 2 dakikasını verebilir diye düşünüyorum. Sadece 2 dakika. Bu 2 dakikaya kaç güzel cümle sığdırabilir ve karşımızdakini ne kadar mutlu ederiz eğer istersek...
Eğer bir insana günlerce, haftalarca “çok çalışıyorum” ya da “işlerim var” mazereti ile zaman ayıramıyorsak......
Önce böyle bir mazeret yalandır. Bunun açıklaması 3 tane olabilir. 1)Ben işime konsantre olmuşum. Aynı anda başka şeyle ilgilenemem. 2)Zamanım çok kıymetli. İşlerimi bitirmek zorundayım... Bu iki mazerete kim inanır? Kocaman bir yalan. İşin gerceği şudur: “Seninle görüşmek istemiyorum”...
İşte insanlarımız bu gerçeği bir türlü anlamak istemez. Ya da biz bir türlü bunu insanın yüzüne söyleyemeyiz. Yani:“anla... anla artık... anla beni.”.. olayı.
Yoksa vakit ayırmak istersek, istediğimiz herşeye, herkese vakit ayırabiliriz. Yeter ki arzumuz, muhabbetimiz olsun. Ama gerçekten hayatın arada bir önümüze çıkardığı küçük mutluluk fırsatlarını değerlendirmeden, deli gibi kendini işine verenlerimiz de var. Aşağıda bu konuyla ilgili söylenmiş veciz sözleri birazcık zaman ayırıp okumalısınız ve de üzerinde düşünmelisiniz bu gerçekten etkileyici ve uyarıcı sözlerin..
-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)
-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu
kaybediyorsunuz demektir. (L.P.Smith)
-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Arwin Edman)
-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum.(Abraham Lincoln)
-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Rusell)
Ve sevgili okurlarım, benim hem kendime hem sizlere tavsiyem: kendinize iyi davranın, kendinizi ara sıra şımartın. Yoksa kaybettiğiniz enerji pozitif olarak size geri gelmez.
*********** Sayı 74***********
Hangi çeşit sevgi isterdiniz?
Sevgili okurlarım,
Japon yazar Masumi Toyotome. “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diyor ve devam ediyor.
“Sevgi 3 türlüdür
Birincinin adı “Eğer” türü sevgi!..
Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar.. Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.
Toyotome “En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. “Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vadedilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar.. “Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı birşey kazanmaktır.”
Ikinci türe geçiyoruz. “Çünkü” türü sevgi..
“Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.” Örnek mi?..
“Seni seviyorum, çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)”
“Seni seviyorum, çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..” Japon yazar ”Toplumlardaki sevgilerin çoğu \'Çünkü\' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür” diyor..
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?..”
Ve işte sevgilerin en gerçegi!..
“Üçüncü tür sevgi benim “Rağmen” diye adlandırdığım türdür” diyor yazar. Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için “Eğer” türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan kayıtsız, şartsız, nedensiz, sebebsiz ve herşeye rağmen sevilir.
Sevgili okurlarım hepimize bol sevgiler....
*********** Sayı 73***********
2009 yılında...
sevgili okurlarım,
işte geldi 2009 yılı. Temenniler, dilekler, beklentiler hep savaşsız, felaketsiz ve huzurlu bir dünya için. Geçenlerde sohbet esnasında bir restoran işleten genç bir beye sordum. Yeni yıldan ne bekliyorsunuz diye. “Yeni yıldan ne bekliyebilirim ki ? Yeni yıl bana ne verebilir ? Asıl ben yeni yılda kendime, sorumlu olduklarıma, üzerinde yaşadığımız dünyaya ne verebilirim ? Yeni yılda ne gibi ilerlemeler yapabilirim ? diye düşünmek daha mantıklı” dedi ve sorumu mat etti.
Ben diyorum ki....
2009 yılında dünyada kan dökülmeyecek * Savaş olmayacak * Silah üreten ülkeler bundan vazgeçecek ve bunun yerine aç ülkelere yardım edecekler * Çocuk pornoları olmayacak * Hapishanelerde işkence yapılmayacak * Dünyamızın tabii kaynakları hor kullanılmayacak* Okyanuslarda atom bombası denemeleri yapılamayacak* Fabrika atıkları nehirlere atılmayacak * bitki ve hayvan üretiminde hormon kullanılmayacak* Menfaat için ülkelere saldırılmayacak * ozon deliği kapanacak * Kutuplar erimeyecek* Hayvan türleri yok edilmeyecek* Dünyamızın acımasızca kanattığımız yaraları sarılacak* Kıtlık kuraklık olmayacak * Tüm insanlar huzur içinde olacak ve ırk din dil ayrımcılığı yapılmayacak* işsizlik sorunu ortadan kalkacak
Biliyorum şimdi bu yazdıklarıma güleceksiniz ve tüm bu kehanetlerin imkansızlığını düşüneceksiniz. Ben de biliyorum bunu. Ama Nasreddin hoca hesabı göle bir maya çaldım diyelim. Ya tutarsa ? Bir mucize olur da yukardaki tüm kehanetler ya gerçekleşirse ?. Yeni yıl için pozitif düşünmek istiyorum. Siz de öyle yapın. En azından ruh sağlığımıza yararı var.
Huzurlu bir 2009 yılı dileğiyle...
Esin Tekige
*********** Sayı 72***********
Aramızdan ayrılışının 70. yılında Ata’mızı özlemle anıyoruz
Yine elinizde dantel gibi işlenmiş, içinde birçok aktüel duyuru, enformasyon, haberin yanısıra derginin yaşamasını sağlayan seviyeli ilanlar içeren pırıl pırıl bir dergi tutuyorsunuz. Tıpkı buradaki toplumumuz gibi renk renk. Farkındaysanız her türlü sosyal, kültürel, politik, sportif dernek ve kurum etkinliklerine “en sol”dan “en sağ”a sunuyoruz. Yorum sizlerin.
Sevgili okurlarım bu yılda 24 Kasım’da öğretmenler günü kutlayacağız. Onlara övgüler yağdırıp törenler düzenleyeceğiz. Gerçek öğretmenlere sevgi ve saygılarımızla. Gününüz kutlu olsun. Aşağıya büyük öğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün biz kadınları ilgilendiren veciz bir sözünü aldım. “Dünya’da hiçbir ulusun kadını ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, ulusumu kurtuluş ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez.”
Esin Tekige
*********** Sayı 71***********
Bir başkadır benim memleketim...
Sevgili okurlarım,
oruçla nefsimizi ve vücudumuzu 30 gün boyunca disipline sokacağımız, yüreklerimizi feyziyle parlatacağımız kutsal Ramazan, Münihte her yıl yapılan dünyanın en büyük panayırı Oktoberfest, okulların yeni öğretim yılına başlaması ve de Almanya Eyalet meclisi seçimleri eylül ayının çok renkli ve hareketli geçmesini sağlayacak.
Umarım hepiniz tatilinizi güzel yerlerde, sevdiklerinizle geçirmişsinizdir. Kimbilir vatandan ne unutulmaz anılarla dönmüşsünüzdür. Benim aklımdan ise 4 yıl sonra gitdiğim Kumbağ’daki nüanslar gitmiyor. Denizinin huyu değişmemiş. Yine hırçın dalgaları sahile habire yosun taşıyor. Plajdakiler güneşlenirken Gündal kahveden gelen pop müziğini dinliyor. Sitemizin bekçisi Bekir’in köpeklerinin sayısı artmış. Kızım Nil’in arkadaşları evlenmiş, çocukları olmuş Sevda ile Hülya’nın. Nil’e selam söylediler. Ama günde 5 kere 5 caamiden ezan dinlemek ve de sabahları „tazecik sebzeler, meyvalar“ diye bağıran sokak satıcılarının sesiyle uyanmak bir ayrıcalık! Çok sesli milletiz vesselam. İstanbul’da Yeşilköyden Sultanahmet’teki grafikhaneye gitmek için bindiğim banliyö treni bir alem. Her istasyonda vagona elindeki ürünleri pazarlayan özel teşebbüscü vatandaslarımız biniyor. Neler satmıyorlar ki... El dikiş makineleri, çin işi oyuncaklar, cüzdanlar, tornavida takımları, manikür seti. Seminere gidenler böyle konuşmazlar. Tırnak makası satan adam: “Ne paslanır ne de körlenir, çatır çatır tırnaklarınızı keser” deyince beni bir gülme tuttu. Almanya’daki trenlerde mümkün mü böyle şeylerin olması.. Hele havaalanından bindiğim taksi şoförünün yanında taksi süren diğer bir soförle yarenlik ederek araba sürmesine ne demeli? şoförler dertli. „Abla derneğimiz var, aidat ödüyoruz, hiç bir derdimizle ilgilenmiyorlar. Seçime gidiyoruz. İstediğimiz adayı zor ve entrika kullanarak seçtirmiyorlar“ diye dert yanıyorlar. Dergiyi hazırlarken geceyarısı trene binmek zorunda kaldım bir iki kez. Emniyetim için (o saatte tinerciler çok) makinist ve kondüktörün yanında seyahat ettim. Onlar da bir başka dertli. „Hamfendi, siz bu trene bir de cumartesi pazar günü binin, çocuk, genç raylar üstünde geziniyorlar. Kaza yaptık mı başımıza polisi geliyor, savcısı gelip zabıt tutuyor. Almanya’da böyle bir şey olabilir mi?„
İşte böyle... Bir başkadır benim memleketim. Veee 8 altın alıp tarihe geçen Amerikalı Phelps gibi olamasak ta oğlum Osman’ın doğum günü 8 ağustosta açılışı yapılan Pekin’deki 29. yaz olimpiyatlarından bir altın (66 kilo serbest güreşte Ramazan Şahin) ve bir gümüş (halterde 48 kiloda Sibel Özkan) madalya alarak şeytanın bacağını kırdık. Sevgili okurlarım 28 eylülde yapılacak eyalet seçimlerinde kullanacağınız her oyun ne kadar değerli olduğunu biliyorsunuz di mi?
*********** Sayı 70***********
www.ariextra.de
Sevgili okurlarım,
26 Mayıs 2008 tarihinden itibaren sayın Mevlüt Polat beyefendinin benim isteklerim doğrultusunda özenle hazırladığı yeni bir sitemi hizmetinize soktum.
Bu siteye daha iş dünyası, arı kovanı (board) gibi butonlar eklenecek. 15 gün içinde 2770 kere bu siteye tıklanmış. Bu durum beni şaşırtmıyor, Zira şu anda 1500 resim Bildergaleride sizler için mevcut. ARI Dergisi’nde çıkan tüm resimli haberlerin daha fazla resimlerini sitemin resim galerisinde bulabilirsiniz. Ayrıca sizler de özel gün ve gecelerinizin bol miktarda resimlerini bize iletebilirsiniz. Resim galerimizde daha sonra izleyebilirsiniz. Her türlü duyurularınızı, şiirlerinizi, konularınızı bu sitede yayınlayabilirsiniz. www.ariextra.de’yi beğeneceğinizi umuyorum. Üyelik ücretsizdir. Ayrıca ARI Dergisi’nin 8 yıllık sitesinde www.ari-magazin.de, dergimin tüm sayılarını takip edebilirsiniz.
Dileğim siz tüm okurlarımla bu yeni sitede de buluşmak.
Esin Tekige
*********** Sayı 69***********
Münih’in bülbülü Gönül Eren’i kaybettik...
Sevgili okurlarım, bugün 20 Nisan Pazar ve ben İstanbul Sultanahmet’te grafikçi Fatoş hanımın bürosundayım. Günlerdir sayfalarını hazırladığımız dergimin CD’sini alıp Ankara’ya göndermek için bürodan çıkmak üzereydim. Son bir kere e-maillerime bakmak istedim ve Hülya Wildermann’dan gelen acı haberi okuyunca şok oldum. Gönül Eren’i kaybettik diye başlıyordu yazı. Bizim “sevgili Gönül’ümüzün” haberini koymak için dergimden Türkçe editör yazımı sildirdim. 7 yıldır ümidini kaybetmeden savaştığı amansız hastalığına yenik düşen Gönül Eren 19 Nisan 2008 de Cumartesi günü Saat 09.50’de Münih Großhadern Hastanesi’nde vefat etti. Son yolculuğuna giderken sevdikleri ve yakınları yanındaydı. Gönül’ümün geçen hafta ağır hasta olduğunu duymuştum ama dergi yüzünden bir türlü ziyaret edememiştim. Olsun benim gönlümdeki Gönül imajı yaşasın.
Gönül Eren deyince... Konservatuarda eğitilmiş, Türk Sanat Müziğinin en nadide eserlerini kusursuz yorumlayan, bülbül gibi şakıyan bir ses, gönüllere akıveren, ruhu okşayan sözler, mütevazilik, zevkle seçilmiş kıyafetleri taşıyan mütenasip fizik ve güçlü bir kadın geliyor aklıma. Tabii ki sizlerin de.
Gönül Eren seni hiç unutmayacağız. Sen yine gönüllerimizde ve o en güzel gönül şarkılarınla ruhumuzda yaşamaya devam edeceksin. 30 yıllık lekesiz bir sanat hayatına sahip sevgili Gönül’ün geride bıraktığı tüm sevenlerine sabır diliyoruz.
Ruhun şad olsun Gönül.
Esin Tekige
*********** Sayı 68***********
8 Mart Dünya Kadınlar günümüz kutlu olsun!
Siz “özel” bir kadın mısınız?
• İsabetli kararlarınızla hedefi 12 den
vuruyorsanız,
• Entellektüel konuşma sanatınız ile taçlanan öz güvenli tavrınız varsa,
• Kendinizle barışık ve esprili iseniz,
• Sağlam karakterli ve mücadeleci iseniz,
• Yaşamda üstlendiğiniz rollerle uyum içindeyseniz,
• Başkaları gibi olmaya çalışmıyorsanız,
• İçinizdeki gizemli ışıltıyı yansıtan görüntünüz varsa,
• Yükselişin ve başarının yazısız kurallarını sindirmişseniz,
• Kendinizi en önemli proje görüp, devamlı geliştiriyorsanız,
Siz “özel” bir kadınsınız !!!
Beni lütfen arayın sizinle röportaja geliyorum.
Tüm fedakar ve cefakâr kadınlarımızı öpüyorum.
Başkonsolos Köksal barıştırdı...
sevgili okurlarım, Batı Trakya Derneğinin düzenlediği Mustafa Sağyaşar’lı ve Ayşe Taş`lı konser arasında sayın Özkan Hüseyin ve benim aramda bir kaç önemli şahsiyetin yanında (konsolos Melih Karalar, Şemsettin Bahçekapılı, gazeteci Erol Özkan, Cemal Güneş, müzisyen Hayrullah Özden); tatsızlık yaşandı. Gerçi konseri neşe içinde sonuna kadar izledim gazeteci arkadaşlarımın yanında. Ama kararımı vermiştim. 16 yıldır haberini yaptığım Özkan Hüseyin`in bundan sonra ne elinde kitapla resmini basacak ne de dernek haberini yapacaktım. Çünkü çifte standartlı davranışlardan bıktım. Ama DTF federasyonunun 14 aralık 2007 de sadece ama sadece kendi bünyesindeki dernek üyelerine verdiği noel yemeğine Özkan Hüseyin de gelmiş. Ben kendisini bu ortamda görünce diplomatça davranmadım açıkçası. Yani ne selam verdim ne de yüzüne baktım. Konserdeki tatsızlık kendilerine iletilmiş olan başkonsolosumuz Ali Rıfat Köksal bey yemek esnasında bir fırsatını bularak benim ve Özkan beyin bu toplumda misyonumuz olduğunu vurgulayarak barışmamı (israrla) rica ettiler. Başkonsolosumuzu kıracak değildim. Oradaki 30 kişinin yanında Özkan beyin uzattığı eli sıktım. Küslük kalkmıştır. Kamuoyuna ve dedikoduculara duyurulur. Bu arada bayram ziyareti için büroma gelen sayın (fahri doktoralı) Özkan Hüseyin´e de yaptığı jestten dolayı teşekkür ederim. Evet Batı Trakya haberlerine kaldığımız yerden devam edelim.
Esin TEKİGE
*********** Sayı 67***********
Gezegenimizin kıymetini bilelim...
Sevgili okurlarım,
Yine beyaz ve pembesi çok az, siyahı bol olaylarla, felaketlerle, savaşlarla dolu bir yıl bıraktık arkamızda. 2008 yılı bize ne getirecek? Her ne kadar barış ve huzur ümidimizi kaybetmesek te, gezegenimizde sıkça yaşanan şiddet ve vahşet olayları durulacağa benzemiyor. Ben şuna inandım artık. Kapitalist ülkelerde silah üretimi yapıldığı müddetçe, savaşlar hep olacaktır. 2008 yılında da silah üreten “devler” gerektiğinde çeşitli taktiklerle, stratejik noktalardaki ülkeleri birbirine düşürüp illaki savaştıracaktır.
Prensip: üretilen şey satılmalıdır, kullanılmalıdır. İnsan kanı pahasına da olsa.
Dünyamızın ateşi çıkıyor
Isı yükselmesi 2007’de birçok felaketlere sebep oldu. Küresel ısınma kuraklığı da felaketleri de beraberinde getirdi. Bu gidişin sonu ne olacak?
2008 de dünyanın “ateşinin yükselmemesi” için düzenlenecek uluslararası sempozyumlar da bakalım ne gibi önlemler alınacak ve de uygulanabilecek?
Biz payımıza düşeni yapalım. Çocuklarımıza ve gelecek nesillere yaşayabilecekleri bir dünya bırakmak için “çevreci” olalım.
Yeni yılda savaşsız bir dünya ümüdiyle...
Esin TEKIGE
*********** Sayı 66 ***********
Ruhları şadolsun...
Kutsal ramazan ayına girdik. İbadetler, dualar daha bir fazla yapılacak, daha bır huşu ile.... Açlıkla, susuzlukla terbiye edilen nefislerimizi en ufak bir günahtan bile uzak tutmaya çalışacağız. (Bilhassa bu ayda). Biz müslümanlar kimimiz 5 vakit kimimiz arasıra kıldığımız namazlarımızın sonunda, mevlütlerde dularımızı ölmüşlerimizin ruhlarına göndeririz ve Allah´tan Türk ve İslam devletlerine zeval vermemesini dileriz.
Sevgili okurlarım, ben namazlarımın sonunda şu duayı okuyorum.
´Allah´ım senin rızan için kıldığım bu namazı eksiği ve kusuruyla kabul et. Namazımın sonunda okuduğum 3 Kulhüvallahü ve Fatiha´yı Süphaneke ile birlikte İslam güneşi Hz. Muhammed´in aziz ruhlarına, gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin, evliyaların, müminlerin, bize de bir dua yok mu diyen tüm garip müminlerin, sülalemin silsilemin ölmüşlerinin, savaşlarda, felaketlerde, işkencelerle şehit edilmiş inananların, insanlığa faydalı icat ve keşif yapmış tüm ilim adamlarının, İstanbul´u fetheden ve yeni çağı açan Osmanlı imparatoru Fatih Sultan Mehmet´in ve işgal altındaki vatanımızı insiyatifi ele alıp, strateji ve keskin zeka ve cesaretiyle, kahraman milletimizin imanı ve gücü ile kurtaran, inancı, islam anlayışını berraklaştıran ve hurafeliği ortadan kaldıran Mustafa Kemal Atatürk´ün aziz ruhlarına gönderirim. Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk olmasaydı vatan esaret altında olacaktı. Şu unutulmasın ki esaret altında olan bir milletin erkeklerinin cuma namazı kabul olunmaz.Erkeklerimiz dualarında Atatürk´ü unutmamalılar. Yaptığı devrimler bir yana ´cuma namazı´ hatırına.. Bilmem bu yaptığım duada bir kusur buldunuz mu?
*********** Sayı 65 ***********
ARI dergisi hiç kirlenmedi hep “arı” kaldı
Sevgili okurlarım,
Dergimiz 12. yılında. Eylül 1996’da ilk sayısında ARI’nın kapağında o zamanın Almanya Büyükelçisi Volkan Vural’ın resmi vardı. 26 yıldır Sütdeutsche Zeitung gazetesinde çalışıyorum. (Kfm. Sachbearbeiterin) ilk yıllarında para birikimlerim uğruna feda ettiğim 52 sayfalık dergim ARI “benim gibi” gittikçe kalınlaştı ve ağırlaştı. Tam 84 sayfa oldu. “ARI” ismini bilinçli koydum. Hem Alman’ların kulağına hoş ve akıcı gelsin, hem de ARI ismiyle kendimi özdeşleştirdim. ARI çalışkan, üretken ve şifalı balı üreten bu arada gerektiğinde zehirli iğnesini kullanan bir hayvancık. Ayrıca damıtık saf anlamına da geliyor. Dergime bundan daha uygun, yakışan bir isim bulamazdım. Bu derginin arkasında kurduğumdan bu yana ne bir sporsor, ne bir siyasi parti, ne bir kuruluş olmamıştır. Aksini iddia eden, ispat ederse dergimi kapatırım. Başarının babası çok olur. ARI köklü ve sağlam bir dergi olduğu için taklidi de yaşıyor. Nasıl ki ünlü markaların taklitlerinin piyasada alıcı bulduğu gibi.
ARI piyasada “en” kaliteli malzemeyle yapılan dergi. Almanca Türkçe çıkan “ilk” dergi. Kulvarında “en” fazla tirajlı olan dergi. Tadımlık dergi basmıyorum “en” fazla dağıtılan ve okur kitlesine ulaştırılan dergi.
Kulvarında “en” fazla sayfalı dergi. Kurucusu, editörü, yayınlayanı, redaktörü “tek bir kadın olan” “ilk” belki de “son” dergi. 84 sayfaya 70 tane Türkçe ve Almanca haber, sadece 30 tane ilan basan sporsorsuz “ilk” dergi.
Sevgili okurlarım “en” ve “ilk” sözcüklerini dergimin özelliklerini vurgularken daha çok kullanacağım. Burada noktalayalım. Dergimi bu günlere azmim, iradem, inatçılığım, bilgim, görgüm ve de dürüstlüğümle “tek tabanca” getirdiğimi belirterek, takdir edenlere teşekkürlerimi gönderiyorum. ARI keyifli, sıcak, yenilikçi, prestijli, muhafazakar ve kaliteli bir dergidir. ARI okurları modern, zevkli, yenilikçi, aktif, muhafazakar ve içlerinde çok çocuk yaşatan yürekli insanlardır. Dergim için gece gündüz özel hayatımı, sağlığımı hiçe sayarak çalışıyorum. Uluslararası lisansa sahip ARI ile ilgili her türlü “asılsız” dedikodu yapanlar tabiki ARI’nın iğnesini hissedeceklerdir.
*********** Sayı 64 ***********
19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır
19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. I. Dünya Savaşı sonunda ülkemizin birçok yeri savaşı kazanan devletler tarafından işgal edilmişti. Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak için Atatürk, 16 Mayıs 1919\'da \"Bandırma Vapuru\" ile İstanbul’dan Samsun\'a hareket etti. 19 Mayıs 1919\'da Samsun\'a vardı ve burada Kurtuluş Savaşını başlattı. Üç yıl süren savaşlar sonunda ülkemiz yabancı güçlerden kurtarıldı. 29 Ekim 1923\'te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Atatürk\'ün, Samsun\'a varış tarihi olan 19 Mayıs günü Ata’nın isteği üzerine \"Gençlik ve Spor Bayramı\" olarak kutlanmaktadır.
Atatürk Türk gençliğini seviyor, onlara güveniyor ve Türkiye’nin geleceğini onların ellerine bırakmaya çekinmiyordu. Gençliğe bıraktığı bu önemli görevi söylevinde şöyle dile getiriyordu Atatürk: \"Ey Türk Gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini
sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel senin en değerli güven kaynağındır.\"
Atatürk, \"Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur!\" sözü ile başarılı olabilmenin bir koşulunun da sağlıklı olmak olduğunu, sağlıklı olmak için de spor yapmak gerektiğini vurgulamıştır.
Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.
19 Mayıs; 1981 yılından bu yana \"Atatürk\'ü Anma Günü\" olarak da kutlanmaktadır. Bunun nedeni Atatürk’ün bir söyleşi sırasında: \"Ben 19 Mayıs\'ta doğdum\" demiş olmasıdır.
*********** Sayı 62 ***********
Bana yaşamak yok yorulmadan
Yandaki resimde yüzü mutlulukla aydınlanmış bayana bir bakıyorum bir yandan da editör yazımı yazıyorum, 7 gündür bilgisayar, telefon başındayım. Üç gün İstanbulda geri kalan 4 gün Münih te bu ikili ayrılmazlarım oldu. Şaka değil.
12. yıla girdi ARI. Dergim güzelleşiyor ben ise ...hadi çirkinleşiyorum demeyeyim.. bitiyorum, yoruluyorum, bazı problemlerin
tekrarından bıkıyorum. Yahu bu benim hastalığımın yok mu bir ilacı? Duası, muskası? Onların etkileyeceğini bilsem.. Hiç dinlemez uygular belki bu sevgili ARI dergimden kopar, yine özüme dönerdim. 7 yıldır tatil yapmadığımı tespit ettim geçenlerde yazlıktan kalma en son resimlere baktığımda. İster istemez gözlerim doldu. Biliyorum sızlanmaya hakkım yok.
Eeee sen de bırak bu dergiyi deniyor bana. Ya da dergi ne zaman gelecek? sorusu yerine dergiyi hazırlayabildin mi? sorulsa... ben bir çırpıda anlatamam ki çalıştığım Alman gazetesinden 3 gün zar zor izin aldığımı, son dakika uçak bulduğumu ve de İstanbulda zırt pırt elektrik kesilmeleri altında sayfalari hazırlattığımı. Sonra orada bayram arefesi, bayram derken bazı şeylerin yapılamadığını.
Yılbaşı gecesi herkes eğlenirken İstanbul gibi bir yerde ben habire dergimin sayfalarını hazırlıyordum bilgisayarın başında. Tamam ben pozitifim, güçlüyüm, mücadeleciyim, azimliyim. „ Ama benim de kalbim var ben de insanım“. Hıçkıra hıçkıra ağlamak, tepinmek, ve arabesk şarkılarda kendimi kaybetmek istedim yılbaşı gecesi çalışırken.
Ailem bir yerde ben bir yerde ,bu derginin bana bahsettiği (!)
yalnızlığımı yaşadım kağıtların arasında. Kahrettim. Yahu ne olur anlayış gösterin bana. Ben deli gibi bağırdığım zaman bir
şeyler ters gittigi zaman. Bu defa ben teselli edileyim. Ben karamsar olayım. Ama kabahat bende. Ben böyle kuvvetli bir imaj yaratmışsam ve eserim (ARI) meydanda ise ve herkes böyle olduğuma inanmışsa, sonradan neden beni böyle tanıyorlar, neden benden bunları bekliyorlar diye homurdanmaya hakkım yok, kendi imajımın mimarıyım.
Hepinize mutlu yıllar, tabiki banada.
*********** Sayı 60 ***********
Sendeyim yine İstanbul...
Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.
Geliyor, Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz kızkulesi!
Bende İstanbul’u dinledim.
Ama gözlerim faltaşı gibi açık
Dört bir yanda kapkaççıları var
Olmalıyım uyanık.
İstanbulu dinledim
Dinleyip de inim inim inledim...
İstanbul, ah güzel İstanbul!
Gönlünce yaşanacak şehir.
Olsun’da yine İstanbul olsun...
Yapaylarıyla çirkin,
Varoşlarıyla yoksul...
Yine de doğrusuyla,
doğasıyla güzel...
Eh! varsın bu kadarcık da
kusuru olsun...
Sevgili okurlarım yine İstanbul’da idim.Elinizde tuttuğunuz bu sayı bu güzel şehirde hazırlandı. Hepinize iyi tatiller.
*********** Sayı 59 ***********
Çıktım açık alınla, 10 yılda her savaştan...
Sevgili okurlarım.
Dile kolay.... Tam 10 yılı arkada bıraktı derginiz ARI. 1996 yılında ilk editör yazımda “gazetecilik uyuşturucu bağımlılığı gibi şey” demiştim, O günden bu yana uzun bir maraton koşusundayım. Önüme ne engeller çıkmadı ki... Kişiliğime dönükyazılı saldırılar, (ARI daha bir kaç yaşında iken bu içeriği hakaret ve iftira dolu yazıyı yazana da yayınlayan dergiye de dava açtım. (Bu dergi akabinde son nefesini verdi zaten). Tercümeler, yazışmalar v.s. derken epey uğraştırıcı koşuşturmalar yaptım. Alman basın kartım ve ücretsiz avukat, hukuk danışmanları avantajlarını kullandım. Bana atılan çamurları temizledim. Bu yapmam gereken bir şeydi o zamanlar. ARI yaşamalıydı ama iffetine,
şerefine halel gelmeden. Aradan yıllar geçti ve uğruna özel hayatımı rafa kaldırdım, ününe ün katılan, alternatifi olmayan, takliti yapılmaya başlanan dergim, misyonum ARI yine yıpratılmaya çalışılıyor, ARI demek ben demek, benim adım kişiliğimle hiç bağdaşmayan olaylarda
geçirilmiş, söylemediğim sözler bana mal edilmiş, Bunu bana bir kaç dost telefonda “Hayrola Esin hanım, sizi yine yıpratmak için çamur atma makinaları çalışmaya başlamışlar. Bedava dağıtılan bir gazetede okuduk“ diyerek bildirdiler. Düşündüm, yine düşündüm ve kendi kendime değil, bir kaç muhterem şahsiyetle konuştuktan
sonra şu kararı aldım, Bunlar ne tekzip edilmeye ne de cevap vermeye değmez. Kulvarımda değiller . Röportajı yapan da (bravo ona, tam da janrına yakışan bir röportaj yapmış), röportajı yapılan da ve hatta bunu yayınlayan organın sahibi bile iyiliklerimi görmüşken, bu kin, bu hınç alma duyguları nasıl oluşuyor? Hz.Mevlana ‘nın mesnevisinde şöyle yazar: “Kötü insanlara iyilik etmeyin, Allah onları size musallat eder.”, İşte kanıtı ortada değil mi?
Köpek ayağımı ısırdı diye
ben de köpeği mi ısırayım
Hz. Mevlana’ya ait yukardaki cümle bin sözün özü... Küçük insanlar,
insanlarla, büyük insanlar fikirlerle uğraşır. Ben fikirlerle dergimle uğraşırım. Başka şeye vaktim yok.. Bunları Allah’a havale ettim, bir gün İlahi Adalet’in kapanına kısılacaklar elbet. Bu bana yapılan düşmanlık; bir kıvılcım, onu söndürüyorum ki geldiği yere, yokluğa dönsün. Bana iftira atan mahluk, röportajında sık sık iffetli bir insanın kelime
haznesinde olmayan kavramları kullanmış.Okuyanlar anlattı bana. Spinoza’dan anlamlı bir arı söz; “Paul’un Peter hakkında söyledikleri, Peter’den çok Paul’u tanımamızı sağlar” Ve bu mahluk farkında olmadan background’unu, kendini
deşifre etmiş.. Tıpta hemen hemen her organ nakli mümkün artık. Ar damarının da nakli mümkün olsaydı bazılarına bu damarın naklini yaptırırdım. Hem oynayanlara şaşırıyorum. Arılaştırmaya
çalıştığım biri bu ARI mekanı da
kirletmeye çalışınca uzaklaştırdım. Alışmış kudurmuştan beterdir sözü boşuna söylenmemiş. Sevgili okurlarım, benim kişiliğimi ve bu dergiyi doğru rotamı bozmadan zor flartlar altında nasıl yaşattığımı en iyi sizler biliyorsunuz, Sizlerin takdiri bana güç veriyor. Bir dahaki sayımda buluşmak üzere...
*********** Sayı 58 ***********
Dünya kadınlar günümüz kutlu olsun!...
Sevgili okurlarım,
Bir kadın olarak ben hemcinslerimin çektiği sıkıntıları çok iyi ifade edebirim. Ama bir kadını veya dünya kadınlarının durumunu bir erkek yansıtıyorsa bu daha da değerlidir.
“Kadın olmak doğurgan olmak demek. İşte böyle küresel bir anlamı var kadın olmanın… Sadece doğurgan olmak demek değil, belki de güçsüz olmak, ezilmek, hayata erkeklerin verdği değerlerle ucundan kıyısından tutunmaya çalışmak çoğu zaman. Bazen Uzakdoğu’da bir seks işçisi, bazen tecavüze uğramış bir mülteci ya da asker…
Yine de hep anne. Kadının değişmeyen tek sıfatı. Kadının sahip olduğu rol, yaşadığı ülkenin gelişmişliğini de belirliyor. Uzun bir eğitim sürecinin ardından çalışmaya başlayan, kariyer yapmaya odaklanan kadın yine genellikle batı toplumlarında rastlanıyor. Bu toplumlarda kadın geleneksel rollerinden sıyrılıp belki de en büyük içgüdüsü olan üremeyi bir kenara atıp, günlük hayatta erkeklerin yanı başında yer alıyor. Ancak bu genel geçer bir durum eğil. Kadının yeri konusundaki tartışmaların çözümü ise hiç değil. Çoğu zaman annelik ve iş kadınlığı arasında sıkışan, işten eve geldiğinde ymek yaması beklenen ve her türlü ev işini eksiksiz tamamlamak zorunda kalan kadın, kendi ayakları üzerinde durabilmek için iki kat daha fazla çalışmak durumunda. İş hayatındaki konumu ne olursa olsun, aile toplantılarında da hamaratlığını göstermesi, annesine ya da eşinin annesine layık bir gelin olabilmesi için mutlaka gerekli. Bu kadın tipine sıklıkla ülkemizde ve Balkanlar’da rastlanırken, dünyanın bize göre uzak noktalarında kadın olmanın hayal gücümüzü zorlayacak gerekleri var.”
(Esmer / Coşkun Aral)
Teşekkürler Hasan Yitgin...
11 yıldan beri çıkarttığım ARI dergisinin ilk üç yılında köşe yazarı olarak PANORAMA adı altında ciddi makaleler yazan Hasan Yitgin’e buradan teşekkürler yolluyorum. Dergimin ilk sayısını çıkarttığım 1996 yıllarında Hasan Yitgin Can Ticaret’in deposunda çalışıyordu. Ağabeyisi Mehmet Yitgin’in tavsiyesi ile köşe yazarım oldu. Son haftalarda birkaç yerde hakkımda güzel sözler söylemiş, iyi sıfatlar kullanmış. Her zaman her yerde efendiliğini, ağır başlılığını övdüğüm fırsat buldukça resimlerini bastığım Hasan Yitgin’in hakkımda birkaç yerde söylediği güzel şeyler bana nakledilince doğrusu çok duygulandım.
Doğrusu tam kişiliğine uygun sözler sarfetmişsin Hasan Yitgin. Hep böyle devam et. Allah sana hakkımda ne düşünüyorsan on katını versin. Üç yıl boyunca dergimde köşe yazarlığından sonra önce Merhaba Gazetesi sonra Star son olarak Yeniposta’da gazetecilik yapıyorsun. Burcun ikizler olduğundan elementin hava. Bu kadar yer değiştirmen burcundan dolayı diye düşünüyorum.
Tekrar teşekkürler.
Donkişot “tahtası eksik” bir insandır sadece
Haksızlık karşısında başkaldıran, fazilete aşık bir monoman. Evet, hep hayal peşindedir.Küstahın ve rezilin belası olmak ister. Ama bunun dışında kamil bir insan, usta bir hatiptir.” Onu horlayanlar ve tartaklayanlar adi ve kaba insanlardır yalnızca...
CERVANTES
*********** Sayı 57 ***********
Yeni yılda yine yeniden...
Sevgili okurlarım,
Yine savaşlarla, katliamlarla ve depremlerle dolu bir yılı geride bıraktık. Geçmiş yıllara baktığımızda güzel olayların yanı sıra aynı felaketlerin yaşandığını görüyoruz. Iyimserlikle yeni yılda sanki açlık, savaş, katliam , deprem olmayacak diye düşünüyoruz ya da öyle düşünmek istiyoruz. Ve 31 Aralıkta saatler 24’ü gösterdiği an çılgınlar gibi seviniyor, havai fişekler patlatıyoruz Bana göre çok az iyi şey yaşanacak ve TV’ler, radyolar, medya organları bangır bangır, harıl harıl acı ve sinir bozucu haberleri önümüze serecek, kulağımıza sokacak. Çok karamsar düşünüyorum. Dilerim ben düşüncelerimde yanılmış olayım. Dünyamız yörüngesinde her zamanki gibi dönsün, atmosfer ısısı bir veya iki derece artmasın, su baskınları olmasın, çevre sağlığına dikkat edilsin ki ozon deliği daha büyümesin.
Ama ben kendi şahsım için bir karar aldım. Yeni yılda ruh sağlığım için düşünce tarzımı ve hayat felsefemin rotasını biraz değiştireceğim. Çünkü neyin küçük ve önemsiz, neyin büyük ve önemli olduğu konusunda bir kaos yaşıyor zihnim şu sıralar. Yeni yılda ne gel geç kavgalarla ne de yıllarca dost sandığım, değer verdiğim, bilmem hangi çıkarları için işleri hallolana kadar bana küçülen , işleri hallolduktan sonra da bana dikilen hatta tehdit eden “küçük” insanlarla kafamı, gönlümü meşgul etmeyeceğim.
Toplumsal ve politik olayları analiz etmeyi ne kadar gerekli görüyorsam, güneşin kızıla boyadığı bulutları analiz etmeyi de o kadar gerekli göreceğim. Detaylarda mutluluğu yakalayacağım. Mevsimleri fark etmesem de evimim yanındaki ağacın çiçek açtığını fark edeceğim. Size de aynı şeyleri öneriyorum. Ve hepinize mutlu, sağlıklı yıllar diliyorum. Bilhassa nesli gittikçe azalmakta olan doğru insanları Tanrı korusun.
Esin Tekige
*********** Sayı 55 ***********
Gazeteci toplumu yansıtan aynadır...
10 yıl boyunca birbirinden güzel haberlerini yaptığım, sponsorlar bulduğum, protokol masalarını, en kıymetli şahsiyetlerle doldurduğum, kamu oyundan bağış, mal aldığı için oldukça “şeffaf” olması gereken bir derneğin başkanı, 2 kişinin vebal altından kurtulmak için edep çerçevesi içinde yazdıkları açıklamalarını dergimde bastım diye “bunu niye bastın” diyerek balo kapısında bana posta koydu. Özür dilenildi. Ama aşağıdaki satırları okumasında yine de fayda var:
• gazetecilik çok güzel ve çok idealist bir meslek olmasının yanında çok lokal, dolayısıyla çok kültürel bir meslek,
• iyi bir gazete veya dergi için en önemli unsur şeffaflık,
• gazeteciler toplumu yansıtan aynadır,
• gazeteci mesleğine ve basın özgürlüğüne halkın doğru haber alma hakkı adına sansür koydurmaz,
• gazeteci tüm bilgi kaynaklarını serbestçe ulaşıma, izleme, araştırma hakkına sahiptir,
• gazeteci inanmadığı bir görüşü savunmaya zorlanamaz,
• gazeteci haberin kaynağını açıklamaya ve tanıklık yapmaya zorlanamaz,
• gazeteci davet beklemez, haber değeri olan her yere gider.
Yeryüzünde 4 tane meslek var ki diğer mesleklerden ayrılırlar, insanla bire bir temas olan, bir ekip ilişkisi olan, yekten teke tek hizmet veren 4 meslek: Tıp, Hukuk, Öğretmenlik, Gazetecilik (Ayrıca Ankara’da gece gündüz dergi için beraberce çalıştığımız Arzu hanımın arzusu üzerine Grafik Tasarım Mesleğini de ilave ediyorum... Tabii bu özel bir durum....)
Dedikodu denilince...
Dedikodu nedir, ne değildir? Bence dedikodu bir olayı veya bir duyumu yorumlamaktır. Dedikodu her türlü sosyal ortamda vardır. Cahil ve tutucu ortamlarda yapılan dedikodular tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ama mürekkep yalamış ortamlardaki dedikoduların keyfine doyum olmaz. Bunların içinde gevezelik, çekememezlik, kıskançlık ve nispet yapmanın kokuları olduğundan, analizleri de çok keyifli olmaktadır.
Ben her türlü ortamda bulunduğumdan, dedikodunun yapılmadığı hiçbir yer tanımıyorum, sadece kendi güzellikleri ile meşgul olan kadınlar hariç. En tatlı dedikodular gazeteciler arasında yapılanlardır. İkinci sırayı siyasi dedikodular alır. Hele hele hastane ortamı dedikodularına doyum olmaz. Ama en sert dedikoduları üniversite çevrelerinde dinledim. Antikacıların ve sanat tarihçilerinin dedikodusu beni çok eğlendirir, ekonomik dedikodular ise çok ilgilendirir.
Akraba dedikoduları küçük bir ortamda kalmakla birlikte, konuşulan kişi yakınınız olduğu için tatlı veya acıdır.
Nifak Sokmak
Dedikodunun \'\'beyaz\'\' olanları vardır ama bir de dedikodunun tehlikeli olan tarafları vardır: Bir kişinin ağzından duyduğunuz bazı yorumları, yorumlanan kişiye taşımak... Bu yorumlar iyi ise gevezeliktir ama kötü ise nifak sokmaktır. Bu satırları onbeş yıldır haberini yaptığım, karşılıklı yaptığımız sosyal çalışmaları desteklediğim bir dernek başkanına ithaf ediyorum. Dernekçiliği çok iyi beceriyor. Ama laf taşıyıp iki arkadaşın arasına nifak sokmayı çok iyi becerdiğini de tespit ettim. Kendisinin niçin böyle düşük değerli bu davranışı yaptığını burada açıklayacak değilim. Ama pasaportunu taşıdığı ülkenin ikili oyunlarında da çok başarılı.
Gerekirse objektif olarak gene haberini yapabilirim. Kendisine anlayış gösteriyorum artık herhalde “andropoz” durumunu yaşıyor. Yoksa bir erkek olarak genellikle kadınlara yakıştırılan bu laf taşıma, lafı değiştirme gibi şeyleri yapmazdı.
Dedikodu ile kendini tatmin etmek...
Bazı insanlara dedikodu sormanıza gerek yoktur, makara gibi sıralarlar. Günde çeşitli kişilere en az 5 defa telefon ederek, ne var ne haber diye sorarak nabız yoklarlar. Her yerde antenleri vardır. Ben bu kişileri anten bey ve anten hanım diye adlandırıyorum. Çeşitli ev ziyaretleri yaparlar, evlerine tanıştıkları herkesi çağırırlar. Bunun altında misafir ağırlama gibi güzel bir erdemin yanısıra onun bunun intim hayatını öğrenme arzusu yatar. Bu şekilde kim kiminle, kim ne giymiş, kim ne almış, gibi duyumlarla kendilerini tatmin ederler. Ama çok iyi bildiğim bir şey vardır ki hiçbir sır, yorum veya laf dört duvar arasında kalmamaktadır. Bazen insanlar ufacıcık bir olayı ballandırılarak anlatırlar, bazen de bir bakarsınız, ilginç bir olayı kimse umursamaz, sözünü bile etmezler.
Kimileri ilgiyi çekebilmek için devamlı dedikodu yaparlar, kimileri ise \'\'şakayla karışık Sadri Alışık\'\' diyeceğim ama, en yakın arkadaşlarını bile harcarlar. Bazıları ise orijinallik uğruna marjinal davranırlar. Dedikodu da en çok bunlar için yapılır.
Esin TEKIGE
************************
Bahar Vurgunu...
Bilirsiniz. Bahar sevinç demektir.
Gemlenemez bir coşkudur. Sevdanın farklı bir biçimde imlenmesidir bahar...
Hadi’n, ister misiniz defteri kitabı dürüp, çocuksu bir haytalığa çıkalım bugün.
Kravatımızı çözüp, ceketimizi kızlara caka satarcasına şöyle omzumuzdan aşağıya sallandıralım. İsteyen çekiştirsin hafifçe eteklerini. “Ce” dayrektörande beklerken ekranınız, “errör’ verirken gün boyu hesap planlarınız; beni bulamazsınız birazdan. Hadi’n paranın eşiklerinden düşüp de gelin...
Bunaldığımda ellerini sıkmayı, yanımda, arada bir sıcak seslerini duyumsamayı özlediğim dostlarım!gTutarken ellerinizi bir yerlerim eskimiş. Bıkmışım artık, ara sokaklardan bulup getirdiğim oyunları bir başıma oynamaktan..
Şimdi bana siz, bitmeyen hırslarınızı, riyalarınızı, onursuzluktan yana ne kalmışsa tüm yalanlarınızı, sevisizliklerinizi... ille de tüm atıklarınızı verin!.. Artık, nere dökebilirsem bu kent uğultusunu.. nere kusabilirsem içimin dışkısını..n’olsa daralıp gitmez bu kıyısız karasu..
Sen oralarda bıyık altından gül.. Ellerini karidesli masalara bulaştırıp, tenini üç yıldızlı odaların havuzunda yakan aşüfte kakülü... ey, fingirdek gizili güç!.. N’olsa alıştın bu adamın şalgam suyu sarhoşluğuna... N’olsa körkütük beni unutur dedin..
(Kim bilir? Belki de sen’din karşılıksız bir çek gibi unutturan kendini..) Lakin, şimdi konumuz bu değil!
Birazdan sağ cebimden Cemal Süreya, sol cebimden Orhan Veli çıkacak!
Tanığımdır. Dinlesinler neler çektiğimi ...hele de dilimde Hayyam’ın dizeleri “Neyzenleşirse” biraz, siz beni asıl o zaman görün..
Amanda Yandım FERAYE’m!...
Her zaman Ahmet Arif’in dağlarına bahar gelmez ya.
Her zaman cigaralarda maphusluk damları tütmez ya.
Her zaman Nazım’ın martıları Varna’larda uçmaz ya!
Varsın bu günde bizde pamuklansın kavakuçları... Sılamıza düşşün ibibikler.
Sende bindir,ne kadar kahrın kalmışsa.Bindir üstüme... Ölmem ya!...
Şimdi şehirler arası tüm otobüslerden baharlar geliyor.Baharlar biniyor.Vay benim şafağa bulanmış atım!Cemreler düşmezdi böyle,etimde kıymıkgibi durmasaydı ağrın...Orda’mısınız? Size söylüyorum heey! Gitmeyin.Henüz bitmedi sözüm.
Amasya Tur’dan bir elma çiçeği göndersinler.
Malatya Tur’dan bir kayısı dalı batsın arpacık gibi gözümüze... Kütahya’dan bir vişne bahçesi hoplayıp düşsün önümüze...N’olmuş sanki; Uludağ Turizmin can sıkıcı yolcularına on dakika bekletmişsek peronda?.Fakir başını cama dayamışsa sardunya... O güzelim gelincikler coplanmışsa meydanda n’oolmuş sanki?!...
Ben şimdi Toroslarda gelin edemediğim Kardelen Çiçekle meşgulüm.
Seni sarmalara gelemem gülüm!.
Ah yirmili dişim... Ahh!kırklı başım... Alamadığın virajlardan nasıl da düştün? Şimdi bey sofralarında büyürken acı,varyantlarımda döne döne kıvrılırken zulüm... Sihiller’in karısına dediği gibi; “Dünyada bunca sorun varken, horlamanı kes be kuzum!...”
N’olmuş gecenin bir yarısında öptüysem yüzünü.Kahvaltıyı birlikte yaptıysak n’olmuş... Ucuz ekmek kuyruklarında bölmüşsem uykumu...Gülümseyiş gibi umutlu,derinlere gittiysem n’olmuş?...
Artık zile bastım.Otobüs duracak.Karışacağım Kızılay durağının yalnızlığına birazdan.Adım gibi biliyorum.bu ilk yazımda da inmiyecek umutlarım...
Ama sen... Oysa sen... Geldim işte bak... Benim, Ben...! Bahar!... deyip inmeliydin oralardan...Bak, nasılda açtı öpüşmeleri sevgililerin taç yapraklarında...Mikrojalüzi perdeler saklarken kendini gün ışığından ve sen de bitkin kalırken öpülmekten,ırmağa,göğe ve evrene karışırcasına lütfen,’Yaşam buymuş’ de artık...
Ey kendini Kerem’le Senem’e memur eden mavi gözlü arı.Saçları telaşlı dadı.Hala aklım kaldı mı sanıyorsun? Moda çay bahçesinde o çingenenin söylediği el falında...
Hadi artık üzülme.Toplan.Sade seni değil bizi de aldattı şu erik ağacı...Yaprakları soyulmuş bu kiraz...Bu dünyada yalnız sana sözüm geçer.
Ey,beynimde kırılmış içimin tomurcuk ayazı!
Sende bana aç yüreğini...
Aç biraz!...
*Alp ALTUNDAL
*********** Sayı 49 ***********
Sabancı’nın arkasından Türkiye ağladı...
10 Nisan’da 2004’de yaşamını yitiren Uluslarası iş imparaatorlarından Sakıp Sabancı neşesiyle, esprileriyle iş dünyasının en renkli şahsiyetlerinden biriydi.
Varlığını kültür ve sanat hayatını destelemek için kullandı. Tam 39.000 çalışanı vardı. Tükenmez enerjili 24 ayar iş adamı ve hepsinden öte örnek insandı.
Unutmadan yazayım. Burcunu sormuştum rahmetliye;
“Koç” demişti.
Yukarıdaki fotoğraf 7 Nisan 2000 cuma günü o zamanın cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in himayelerinde Çankaya Köşkünde Türk Dış Ticaret Vakfı ve Dünya Türk işadamları Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Yurtdışındaki başarılı Türk İşadamları Yarışması” ödül ve “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” tevdi töreninde çekilmiştir.
ESİN TEKİGE
*********** Sayı 48 ***********
Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun!
Ben bu başlığın altına kıymetli yazar sayın Bekir Coşkun’un bir makalesinden bölüm aldım çok etkilendim fazla söze gerek yok.
Bekir Coşkun bir erkek, ama çoğu erkek için “üç bilinmeyenli denklem” olan “kadın”ı nasıl da çözmüş, analiz etmiş. Tüm kadınlar adına kendisine teşekkür ediyorum.
Kadın, üstün sezisi ve malum zekâsı ile neden erkeğe tutsak?
Neden acıları da, mutluluğu da yudum yudum erkeğin avucundan içmeyi bekliyor?
Bilek gücü olmadığından mı?
Yoksa becerileri mi yetmiyor?
Bence değil.
Tarih; cılız-güçsüz egemen erkeklerle dolu.
Ya da günümüzde görüyorsunuzdur; dört bir yanımız egemen ama aptal erkeklerle tıka-basa.
Kadını erkeğe tutsak eden yüreğidir.
Sevgi-şefkat-merhamet dolu o yüreği yüzünden, kadın acımasız ve baskın olamaz.
Yüreği izin vermez buna.
Bir de bakarsınız ki sevgisi-şefkati, kendi bileklerinde bir kelepçeye dönüşmüş kadının, o tutsak...
***************************************
İnsanlar orijinal doğar, çoğu kopya olarak ölür!
Bazı insanlar vardır. İmrenirim onlara. Konuşmaları, davranışları ölçülüdür. Hiçbir olay karşısında heyecanlarını anlayamazsınız bile. Uyumludurlar, ılımlıdırlar. “Normal-dirler”. Normalın dışına çıkılırsa ne olur?
En basit anlamda “anormal” olunur. Aslında normallik ya da anormallik izafidir. Birine normal gelen diğerine tuhaf gelebilir. Bulunduğu her ortamda karşısında ...... (kim olursa olsun) duygularını aktarmayı ve bunu paylaşmayı meslek edinenler toplumun klişe kurallarına uyanlar tarafından “uçuk” diye adlandırılır.
Normallikler genellemeler çerçevesinde belirlenmiştir. Toplumun büyük bir kısmının yaşama biçimine ters veya sivri düşen alışkanlıkları ve düşünceleri olanları, yine toplumun büyük bir kısmı bazen hoş görür, bazen de dışlar.
Ama ne gam! Tarihte nice nice dahilerin, sanatkarların yaşadıkları devirlerde fikirleri, eserleri dışlanmış ve onlar “deli” damgasını yemişlerdir.
Değerleri yıllar, asırlar sonra takdir edilmiştir. Toplumun “normal yaşayanları” ne derse desin “idealist” diğer adı “uçuk” medeni cesaretini kaybetmez ve yoluna devam eder.
Ne derler, ne diyecekler, onu bağlamaz. İnsanlar orijinal doğar ve çoğu “kopya” olarak ölür. Ama idealist hep orijinal kalır.
Aşk Bu Değil, Yapma Güzel!
Ne kadar gizemli bir kelime... Tarih boyunca şarkılar, şiirler, romanlar, filmler aşk üzerine yazılmıştır ve yazılıyor.
Tanrı aşkı, vatan aşkı, meslek aşkı, platonik aşk hepimizde az veya çok dozajda var.
Annenin evladına, çocukların annelerine, sevenlerin birbirine duyduğu kuvvetli duygu aşk diye tanımlanıyor.
Bu derece kutsal ve anlamlı kelime son zamanlarda ucuzladı ve haysiyeti kalmadı gibime geliyor.
Bazı gazetelerin çıkardığı dev magazin eklerinde ekstra bulvar mecmualarında bazı manken kızlarımızın çıplak ve seksi pozlarının yanında iri puntolarla şunları okuyoruz. “Aşk günüm pazar, aşka susadım, yeni bir aşk arıyorum” ve bunun gibi daha bir çok mesaj.
Pes vallahi. Bu sosyetik güzeller galiba aşkı meşkle karıştırıyorlar.
Özel TV Kanallarında Seviyesizler Devri
Burada “seviye” sözcüğü “düzeyden daha iyi anlatıyor konuyu. Çünki seviye kaybedilince “seviyesiz” olunur.
Bu da adi, basit, değersiz anlamına gelir. nedense son zamanlarda bu tür iyice çoğaldı. Birilerinin medya da seviyesizce sözleri, pozları yayınlandı mı bütün kapılar ona açılıyor.
TV kanalları program yaptırmak için kapışıyor.
O programlar ne kadar bayağı, ne kadar küfürlü olursa izleyenler kendinden geçip, onların meftunu oluyor. Seviyeli programlara dudak bükülüyor. Güzel program ama “halk tutmaz” deniliyor, reyting almaz deyip işi oracıkta bitiriyor çokbilmişler.
Önemli olan bir malın değeri değil insanların o mala biçtikleri değerdir.
Paralı ve deneyimli iki insan karşı karşıya geldiğinde paralı olan deneyim, deneyimli olan da para kazanır.
Eğer amacımız belirsizse ona asla ulaşamayız.
Başka hiç kimsenin size güvenmediği zamanlarda bile kendinize güvenin.
Suçluların çoğu suçlu olmadıklarına inanırlar. Toplumun suç olarak kabul ettiği kavramlar, davranışlar, onların yaşam biçimleri içinde suç değildir. Çünkü
|